Alternatif Sonlu, Western Soslu Bir Tarantino Anlatısı: Once Upon a Time in Hollywood Film Eleştirisi
26 Ağustos 2019

Dikkat: Filme dair spoiler içerir.

Bilenler bilir. Quentin Tarantino çektiği kara mizaha doyuran, toplumun “kaybedenler kulübüne” mensup karakterlerinin iyi diyaloglarlarıyla bezeli ve şiddet içerikli filmleriyle sinemaya “Tarantinovari / Tarantinesk” terimini kazandıran bir yönetmen. Kariyeri boyunca 10 adet uzun metrajlı film çekeceğini söyleyen ünlü yönetmenin 9. filmi Once Upon a Time in Hollywood’sa haliyle, konusu ve yıldızlarla dolu kadrosu açıklandığı andan itibaren sinema camiasında dev bir heyecan ve beklenti yarattı. Peki, Tarantino’nun bir önceki filmi Hateful Eight’ten bu yana geçen 4 sene de dahil olmak üzere 5 senede tamamladığını söylediği senaryosuyla, en kişisel filmi olarak tanımladığı Once Upon a Time in Hollywood beklentilerimizi gerçekten karşıladı mı? 

Çağımızın şüphesiz en sansasyonel yönetmenlerinden biri olan Quentin Tarantino’nun seveni kadar sevmeyeni de çoktur. Fakat Pulp Fiction (1994), Reservoir Dogs (1992) ve Inglourious Basterds (2009) gibi kült ve bol ödüllü filmlere imza atan yönetmenin kaleminin ve perspektifinin sinemadaki ezberleri bozduğu bir gerçek. Kendisini post-modernist sinemanın yapıbozum ustalarından biri olarak tanımlayanlar olduğu gibi (birçok filminde gerçek olayları konu alıp gidişatı gerçeğinden farklı kurguladığı için), yarattığı paralel sinematik evrende gerçeğinden farklı ve kara mizah sosuyla sonlandırdığı olayların yapmacık, sapkın veya gereksiz olduğunu savunan seyircilerin de olması Tarantino’yu başarısız bir yönetmen yapmıyor elbette.  Trajediyle komediyi ustalıkla birleştirebilen bir yönetmen olan Tarantino’nun son filmi Once Upon A Time In Hollywood’sa yönetmenin ilk 8 filminin aksiyon dolu atmosferini her dakika yaşatmasa da, yönetmenin imza sahnelerini bünyesinde barındırıyor.

Leonardo DiCaprio, Brad Pitt, Margot Robbie, Al Pacino, Dakota Fanning, Emile Hirsch, Kurt Russell, Lena Dunham, Maya Hawke ve Austen Butler gibi önemli isimleri kadrosunda bulunduran Once Upon a Time in Hollywood, 60’lı yılların Hollywood’unda geçiyor. 2. Dünya Savaşı ve Vietnam Savaşı’nın ertesinde, savaşın yarattığı yıkıma karşı çıkan jenerasyonun filizlendirdiği ve Hippiler olarak adlandırılan Çiçek Çocuklar’ın yoğunlukta olduğu dönemlerde geçen film, kariyerindeki düşüşle yüzleşmeye çalışan oyuncu Rick Dalton (DiCaprio) ve dublörü Cliff Booth’u (Pitt) merkezine alıyor. Filmde, Charles Manson’ın yönetiminde olan, dönemin sansasyonel tarikatınca işlenmiş Manson cinayetlerine de parmak basılıyor ve tarikatın ünlü kurbanlarından olan, ünlü yönetmen Roman Polanski’nin hamile eşi Sharon Tate’i de Margot Robbie canlandırıyor. Yine Tarantino filmlerinden alışkın olduğumuz gibi filmde, birçok tarihi element bir topta başarıyla eritilmiş öyle ki, Sharon Tate ve Roman Polanski Rick Dalton’ın komşusu olarak karşımıza çıkıyor. 

Özellikle başrolü paylaşan Leonardo DiCaprio ve Brad Pitt’in performanslarıyla devleştiği filmde, tanıtımlarda en az DiCaprio ve Pitt kadar ön planda olduğunu görsek de Margot Robbie’nin sahneleri oldukça arka planda kalıyor. Tarantino’nun anlatımına göre bu durum bilinçli bir şekilde Sharon Tate ve Roman Polanski’yi, çok da mükemmel olmayan iki başkarakterin de-Rick Dalton ve Cliff Booth- hayran olduğu bir ikon olarak konumlandırmak istemesindenmiş. Hatta Margot Robbie’nin Sharon Tate olarak sinema salonuna giderek kendi filmini izlediği ve seyircinin tepkisini ölçtüğü sahnede, filmde Sharon Tate’i yine Tate’in canlandırması da bu anlamda bilinçli yapılmış bir hareket. Quentin Tarantino –mış gibi yapmıyor, başka bir gerçeklik kurguluyor. Sinemanın daha toz pembe bir paralel gerçeklik oluşturmada araç olarak kullanılması bizce oldukça kabul edilebilir bir tercih meselesi. Ve film de Tarantino’nun da deyişiyle “Hollywood’a yazılmış bir aşk mektubu” olduğundan, gerçeklerle oynamayı seven Hollywood sinemasıyla da yapısal olarak paralellikler taşıyor.

Bunun dışında, geç 1960’ların Hollywood’unda, kariyerlerinde zor zamanlar yaşayan aktörlerin buhranlarına değinen filmin oyuncu seçiminde de ince elenip sık dokunduğu besbelli. Leonardo DiCaprio ve Brad Pitt gibi kariyerlerinin altın yıllarını geride bırakan aktörleri bu rollerde izlemek, gerçeğe yakın bir deneyim sunuyor. Zekice bir döngüyleyse film hem bunu yaparken; hem de Pitt ve DiCaprio bunu seyirciye yansıtmadan önce rollerini benimsemiş olacaklar ki, gerçekçi oyunculuklarıyla da kariyerlerinin olgunluk dönemini gözler önüne serebiliyorlar. Tabiri caizse “Bizden geçmedi!” diyorlar.

Tarantino’nun, belki de bilinçli bir tercih olarak, yönetmenliğini biraz daha geri plana koyduğu, film içinde bir film Once Upon a Time in Hollywood. Filmde karakterlerin bize söyleyeceği çok şey var fakat buna rağmen, kurguda boşluklar mevcut. İç içe geçmesi gereken hikayeler o kadar fazla ana karakter barındırıyor ki, film bazı sekanslarda merkezini şaşırıyor. Spagetti Western filmlerinden etkilendiğini birçok kez dile getiren yönetmen Tarantino, Rick Dalton’ın yer aldığı Western türündeki filmleri oyuncunun buhranlarını yansıtmak için kullanırken, asıl hikayeden kopuyor gibi. Kısacası Once Upon A Time in Hollywood’ta, 2010 yılında hayatını kaybeden ve Tarantino’nun birçok önemli filminin kurgucusu olan editör Sally Menke’nin yokluğu hissediliyor. Seyircinin Quentin Tarantino’nun ayak fetişinden nasibini aldığı film, bu yönüyle de bazı bazı sabırları zorluyor.

Filmin keyifli kısımlarına gelecek olursak, Tarantino’nun en iyi bildiği şey olan trajediden komedi yaratma dehasını kullandığı son sahneler, ritmi bir anda yükseltiyor. Cliff’in hippilerin kendisine verdiği afyonlu sigarayı içmeye karar verdiği gün, eve giren hippilerle kavga ettiği sahne kan revan içinde, komik bir kaos yaratıyor. Tarantino’nun Inglorious Bastards’ta Adolf Hitler’i öldürdüğü alternatif sona benzer bir biçimde, Rick Dalton’ın adeta bir cadı yakar gibi havuzunun ortasında lav silahıyla yaktığı tarikat üyesinin çığlıklarıysa hala garip bir gülümseme eşliğinde kulaklarımızda çınlıyor.

Kısacası film, yönetmenin Pulp Fiction ve Reservoir Dogs gibi filmleriyle derinlikli diyaloglar bakımından kıyaslanamaz olsa ve kurgu açısından ciddi boşluklar barındırsa da, kişisel bir film olarak değerlendirildiğinde, Tarantino sinemasına aşina bir izleyici için keyifli bir seyir deneyimi yaşatıyor denebilir. Yerinde kullanılan müzikleri, oyunculukları ve alternatif bir gerçeği eline yüzüne bulaştırmadan tasvir edebilmesi bakımından akılda kalacak olan Once Upon a Time in Hollywood, aslında başkarakterleri gibi kusurlu ama empati yapılabilir bir yapım. 

 

6.5/10 

Livaze Gül Erişti